86 Yemek ve Kültür Selim Çetiner

Selim Çetiner, Sabancı Üniversitesi, Mühendislik Ve Doğa, Bilimleri Fakültesi
unpublished
Tarihsel süreçte genetiği değiştirilmiş ürünler Son zamanlarda artan GDO karşıtı söylemlerde, tarımdan pek de anlamayanların biyoçeşitlilikle ilgili olarak söylediklerini duydukça aklıma hep Karakılçık buğdayı geliyor. Çocukluğumda atadan kalma çiftliğe gittiğimizde, çiftliğin girişinde yolun sağında ve solunda kalan herbiri yaklaşık 50 dekar arazide rotasyonlu olarak her yıl Karakılçık buğdayı ekilir ve bundan bulgur yapılırdı. Bilenler bilir, bulgurun yapılması ayrı bir ritüeldir. Harman
more » ... üeldir. Harman yerinde atın çektiği düven ile saplarından ayrılan buğday taneleri yaba ile havaya savrulup samandan ayrılır, ardından bulgur yapılacak buğdaylar bakır kazanlarda kaynatılırdı. Kaynamış buğdaylar (hedik) kurutulmak için serildiğinde bunları avuç avuç yemek ayrı bir zevk verirdi biz çocuklara. Tarlaların geri kalan kısmında da buğday ve pamuk rotasyonu olurdu, ama buralara Karakılçık değil Floransa buğdayı ekilirdi. Bir süre sonra Meksika buğdayı geldi; Karakılçığın pabucunu dama atan Floransa'nın yerine Meksika buğdayı ekilir oldu. Neden diye sorarsanız; Karakılçık, dekara 80 kg, Floransa 140 kg, Meksika buğdayı da 450 kg veriyordu da ondan. Son yıllarda Panda ekiliyordu, şimdi onun yerini Adana 99 aldı vs. Bundan tam 20 yıl önce bitkilerde gen aktarma konusunda doktora eğitimimi tamamlayıp Türkiye'ye döndüğümde Türkiye'de GDO diye bir kavram yoktu, iyi kötü biyoteknolojiden dem vuruluyor, herkes bir şekilde biyoteknolojiden nemalanmak istiyordu. Üniversitelerde ya da Tarım Bakanlığı araştırma kuruluşlarında yöneticiler mutlaka biyoteknoloji laboratuarı kurmak istiyor, herkes bir ucundan biyoteknolojiye bulaşıyordu. Devlet bursuyla yurtdışına biyoteknolojide master ve doktora için çok sayıda öğrenci gönderiliyor, araştırmacılar yurtdışında düzenlenen 1-2 haftalık kurslara katılıp "biyoteknoloji uzmanı" oluyorlardı. Organik tarımdan ise henüz kimse bahsetmiyordu. Gelin görün ki saadet zinciri birden kopuverdi. Onca yıldan sonra, milyonlarca dolarlık laboratuvar yatırımından ve yurtdışında eğitim almış çok sayıda genç araştırmacıdan sonra ortada ne bir ürün ne de bir uzman vardı. Kerameti kendinden menkul "biyoteknoloji uzmanları" birden hidayete ermiş ve GDO karşıtı oluvermişlerdi. Hani "kedi uzanamadığı ciğere mundar der" hesabı. Son yıllarda organik tarımda da müthiş bir atılım var. Ziraat Fakülteleri olsun Tarım Bakanlığı olsun ne hikmetse organik tarımın nimetlerinden dem vurup, organik tarımı neredeyse Türk tarımının yegâne kurtuluşu gibi görmeye başladılar. İşin daha da enteresan yanı, AB'ye uyumla ilgili yüzlerce mevzuat değişikliğinde ayak sürümeyi adeta marifet sayan bürokratlarımız AB ile uyumlu Organik Tarım Kanununu ve uygulanması için gerekli yönetmeliği aynen AB'de olduğu gibi çıkarıverdiler. Bu tabii ki sevindirici bir gelişmeydi, ama Biyogüvenlik Kanunu'nu aynı Bakanlık acaba neden çıkaramıyordu? Ya da 11 yıldan sonra çıkan Kanun neden AB mevzuatıyla uyumlu değildi? Evet, sıkıntıları saymakla bitirmek zor ancak bunları başka bir platformda ele almak daha yararlı olur kanısındayım. Benim bu makaleyi yazmaktaki amacım okuyuculara, yediğimiz gıdaların dünden bugüne nasıl bir gelişme gösterdiğini ve son gelişmeler ışığında gelecekte nasıl şekilleneceğini anlatmak.
fatcat:f666rpi24fhpvcic5zkzarveou